26 Haziran 2012 Salı
Kırk Birinci Merdiven
İnsanları sevmeye her seferinde sözcüklerden başlıyor ve her şey bittiğinde kendimi bitmiş hissediyordum. Sevgisiz kalıyordum. Sevgiyi unutmuş değildim, hayır; ona, onu unutabilecek kadar bile yaklaşmamıştım. Sevmeyi bilmiyordum, sevilmeyi hiç bilmiyordum. Hata yapıyordum ve her seferinde hata yaptığım için değil de, düştüğüm için pişman oluyordum. Kalmayı istiyordum, kalkıyordum ve daha iyi hatalar yapıyordum. Bunu marifet sayıyordum. Bir yalanın içindeydim, kaybolmuştum ve kendimi bulmak gibi bir amacım yoktu, hiç olmamıştı. Kokuşmuştum, işin kötüsü bunun farkındaydım ve farkında olmak hiçbir halta yaramıyordu. Kendime müptelaydım çünkü ben, hastaydım, iyileşemiyordum. Yalanlarıma müptelaydım, yalanlarıma kananlara ve onlarla birlikte geçirdiğim gerçek olmayan anlara. Bir sihrin tam ortasında hissediyordum kendimi ve kendimi sihirbaz sanıyordum. Değildim. Hiçbir şey olamayacak kadar değersizdim ve değersiz olanlarla birlikteydim. Değersiz olmayı iyi bir şey sanıyor, azınlık olmaktan gurur duyuyor, azınlığın içinde azınlık kalıyor, kaçıyor, değişiyor ve her seferinde aynı şeyi farklı yerlerde, farklı insanlarla, ama hiçbir zaman farka erişememiş olanlarla yaşıyordum. “Ne yapıyorum ben?” diyordum bazen. Tuhaf oluyordu içim böyle anlarda. Beynimin içinden trenler geçiyordu ve istasyonları bulamıyordum. Olmadıklarından bulamıyordum ve onları susturmak istiyordum. Trenler geçiyordu ve ben kendimden geçiyordum; çok değil, tek bir vuruşla. Altın vuruşla. Sonsuza dek vurabilirdim kendime. Tozların ortasında toz olmak gibisi yoktu. Uçmayı seviyordum. Özgür hissediyordum. Güçlü hissediyordum. Oysa ne özgürdüm, ne güçlüydüm, ne de uçuyordum. Yerin dibindeydim ve bunu kendime itiraf edemiyordum. Sorulardan kaçamıyordum. Cevapları yoktu, çünkü cevapları çoktu. Bok dolu bir okyanusun ortasındaydım. Karaya çıkmak istemiyordum sanki. Yüzmeyi öğrenmeye çalışıyordum. Bokun içinde. Bok olmayı arzuluyordum. Kendi sıçtığım bokun içinde kaybolmaktı benim amacım. Kayboluyordum. Ölüyordum. Biri gelsin de üzerime sifonu çeksin diye geçiriyordum içimden. Kimse gelmiyordu. Tektim. İntiharı düşlüyordum, ama ölemiyordum. Ölmek konusunda çok beceriksizdim; oysa ne kendi bedenime duyduğum bir aşk vardı ne de ruhumun olmadığı düşüncesi beni korkutuyordu. Hiçbir şeyden korkmuyordum. İnsanlardan, tanrıdan, hiçbir şeyden. Kendimden korkuyordum, çünkü ölemiyordum, çünkü ölümü bu kadar arzularken kendini öldüremeyecek bir adamdım, çünkü tehlikenin adıydım, çünkü adsızdım, çünkü ötekiydim. Ve devam ettim...
20 Haziran 2012 Çarşamba
Paramparça anlar ve sahipsiz anılar
Yoksun olduğumu fark ettim; birçok şeyden, birçok yerden, birçok insandan. Nedenleri olmayan sonuçlarım vardı. Amaçsız bir adamdım. Yaşıyordum. Öylesine yaşayanlardandım. Şarkılar vardı sonra. Şarkıların meydana getirdiği yapaylıklar vardı. O yapaylıkları kusan bir adam vardı. Pisliğin içinde boğulan kadınlar vardı. Nefret dolu kadınlar. Tutku dolu kadınlar. Aşk dolu kadınlar. Hayatlarının bir döneminde yanlarında olduğum, kalanındaysa beni içlerinden atmak için uğraşanlar. Sonra. Yine bir adam vardı. Aynı adam. Kıçı kaçınan, yalnız bir adam.
Ayna gibi hissediyorum. Meraklı ve korkak insanlar var çevremde. Tek başıma değilim; kendilerinden sıkılana dek. Sıkılacaklar. Başka adamların başka kadınları olacaklar ve ben yine yalnız kalacağım. Daha doğrusu hep yalnızdım da farkında değildim. Değil miydim? Her seferinde biraz daha çatlıyorum. Günün birinde kırık bir ayna olacak ve onları kanatacağım. Onları kanatan kendileri olacak. Farkında olmayacaklar. Farkında olmamanın doğurduğu bir intikam güdüsü kaplayacak ruhlarını. Soğuk. Soğuk olan her şey kadar da heyecan dolu olacak. Öleceğim.
Saat 00.50. Yatağım beni bekliyor. Ben yatağımı istiyorum. Ama orası, bana dünyanın geri kalanı kadar uzak sanki. Dünyanın geri kalanına sadece orada dokunabileceğimi biliyorum. Dokunmakla kalmayacağımı biliyorum. Bunu diğerlerinin hiç bilmeyeceğini de biliyorum.
17 Haziran 2012 Pazar
Klavyemin Tuşlarına Kazıdım Yalnızlığımı.
“Rüzgarım ve sözcüklerim var, senden ve sana tüm inananlardan daha güçlü ve özgürüm.”
Duramadım yine. İçimdeki yaratığı kaçmak isteyen ama kaybolmaktan korkan yaramaz bir çocuğa benzetiyorum. Gücü masumiyetinden doğan bir yaratık o. Neler yapabileceğinin farkında olduğunu sanmıyorum; beni kendisine ait görüyor ama ona tutsağım. İyi bir şeytan, kötü bir melek, kafası karışık bir tanrı gibi, bu yüzden de oldukça cezbedici.
Saçıldı. Etrafıma, sözcüklerle. Dün çizgilerdeydi, belki yarın kanımda olacak, kanımla var olacak. Ölümümle canlanacak bir isyankar o, ama azimsiz ve korkak. Anlaşıyoruz biz. İyiyiz böyle. Onunla bir günü daha tamamlamak üzereyim. Ölüme biraz daha yaklaştığımı görüyorum ama hayattan uzaklaşmayışım yüzümü gülümsetiyor. Gülümsemem mutluluktan değil, mutsuz olmamaktan.
Bir şarkı dinliyorum şimdi. Tatlı. İsmini bilmiyorum, öğrenmeyeceğim, öğrenmeyeceğim ki bugün ölümsüz olsun; öğrenmeyeceğim ki yeniden duyduğumda aklıma gelen şey ismi değil, bugünün kendisi olsun.
Seni seviyorum. İyi ki yoksun.
16 Haziran 2012 Cumartesi
Umudunu kaybetme, bulamayabilirim.
Umudunu kaybedersen güzelim ki sanmıyorum, yaşamla aranda bir bağ kalmadığını düşünürsen ki sanmıyorum, çekip gitmek istersen hiç bilmediğin ve dokunamadığın bir yere, belki de hiç varolmayan bir yere ya da bir şeye ki bu olabilir, aklı başından kaçmış her insan bunu isteyebilir ve böylesi iyidir, gitme. Ben sana iyi gelirim. Şu dünyada elimi attığım her işte başarısız olmuş biri bile olsam, kaybetsem, bir daha kaybetsem, kaybetmekten yorulana kadar kaybetsem ve sonra yine kaybetsem, kendimi kaybetsem, içimde kalan şey –adını inan bilmiyorum, sana iyi gelir, sen gitme. Gitmeyi aklına koysanda gitme. Martıları düşün; kargaları, ölene kadar yalnız ve yalnızlığı kalabalık o kumruları düşün. Anneni, paytak adımlarını, sümüklerini, babanın kel kafasını ve benim patlamış dudaklarımı, eline hareketsiz kalmış bir köpek yavrusunu aldığında titreyen göz kapaklarını düşün. Ağlamayı, gülmeyi, eski bir yatakta son nefesini vermeyi düşün ya da iyiliği, kötülüğü, özlemini, özlemlerimizi, kirlenmiş düşüncelerimizin içinde parlayan masum kalmış hayallerimizi düşün. Kırıldıklarını, paramparça olduklarını ama her seferinde nasıl yeniden ayağa dikilebildiklerini düşün. İnadı, inadına düşün. Rocky Balboa’nın son yumruğunu aklından çıkarma; Ayhan Işık’ın viski kokan sonnefesini ve de Kurt Cobain’in son mektubunu ama gitme. Sen bırakanlardan olma. Sırtı delik balinalar bile bırakmaz denizleri ve sen denizlerden de fazlasısın, unutma. Eğer unutursan, sonrasını ben bile bilmiyorum. Ha bir de, bana sakın kanma güzelim, çünkü balinalar okyanuslarda yaşar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
