Bencil biri olmak istemiyorum ki ben, anlıyorsun beni değil mi? Anlamıyorsun. Zaten bu yüzden kaybettim, kaybediyorum ve kaybedeceğim. Ama güzelim kaybetmenin en güzel yanı ne biliyor musun, zaman içinde kendisini amorti etmesi. Bana kalırsa zamanın da en güzel yanı bu, “kötü” şeyleri bir çırpıda silip atması. Hayır, sanırım eksik bir cümleydi bu, “hiçbir şey olmamış gibi” değil de, “güzel bir şeyler olmuş” gibi, baştan başa yeniden düzenlemesi. Sanki öpüşmüşüz de ağzımda o kavun tadı kalmış gibi. Oysa ortada kavun yok, ortada “biz” de yok, sebebi sensin, bana yaratma özgürlüğü tanımıyorsun çünkü. “Neden” diye sormayacağım, başarısız ve yanlış bir isyandı bu, senin herkesten biri olduğuna inanmayarak yaptım ben en büyük hatayı, söylemişlerdi ama bir önemi kalmıyor ortada bir tutku varsa.
Sonra, rahatlamak istiyorum yanında, dürüst olmak gerekirse tüm derdim de bu. Çocuklaşmak, bunamak, aptallaşmak, hatta tüm sapkınlığımı “düşünmeden” ortaya saçmak istiyorum, bunları yaptığım için yadırganmamak ve gözünde küçülmemek. Stratejiler bana göre değil güzelim, sana gerçek yüzümü, maskelerimi, içimde bir yerlere saklanmış olan hiç büyütemediğim o “adamcıkları” göstermeliyim. Hayatın adalet ve eşitlik anlayışı bu yönde gelişmiş değil, sende onun bir parçasısın, biraz insan, biraz köpek ama ben değil, ben olamayacak kadar benden uzak ve benim olamayacak kadar bana yakınsın. İşte bu noktada diyorum ki, “aşk” bu yüzden rezilce bir şey. Çıkarsız ve sonuçsuz ama çekici, “sanal” bir amaç vaat ediyor çünkü, istemsizce koşuyorsun peşinden, yakalamak istiyorsun ama hedefin asla dokunamayacağın bir yerde, en önemlisi de ne biliyor musun, unutturuyor. Unutmak güzel canım, “canım” demen kadar.
Bunları sana yazmak isterdim ama okumayacağını ikimiz de biliyoruz, tüm diğerleri gibi, eskiler gibi, bu yüzden filleri sevdim zaten, mutlak bir zıtlık var, sen küçücüksün ve öldürüyorsun, onlar kocaman ve ağlıyorlar. Ben kötü biri değilim canım, içimde bir yorgunluk var. Yarın tüm bunları hatırlamayacağım mesela.
18 Eylül 2012 Salı
Kapı
Tüm onuru bir kapının ardındaymış gibi çekip gidince insan,
ilk adımda anlamaz bir şey;
belki ikincide de.
daha usta olanlar gitmekte,
üçüncü adımda da anlamazlar
hiçbir yere gidemeyeceklerini.
Gitmek yetmez asla.
Çarpsan da her bir kapıyı
teker teker,
ve tüm gücünle,
yetmez.
Çünkü kapılar örtemez gidişleri.
Biraz geç anladım bunu.
Belki de anlamadım.
ilk adımda anlamaz bir şey;
belki ikincide de.
daha usta olanlar gitmekte,
üçüncü adımda da anlamazlar
hiçbir yere gidemeyeceklerini.
Gitmek yetmez asla.
Çarpsan da her bir kapıyı
teker teker,
ve tüm gücünle,
yetmez.
Çünkü kapılar örtemez gidişleri.
Biraz geç anladım bunu.
Belki de anlamadım.
11 Eylül 2012 Salı
Yok olduk, çok yere dolduk.
Ne arardı tepemizde gökyüzü ve ne diye bomboştu o bembeyaz bulutlar;
neyi beklerdi dolmak için ve zaten dolduğu için ağlamaz mıydı bulutlar; ne için
kaybolurlardı gökyüzünün siyahlığında ve nasıl da kör ederdi gökyüzünün siyahlığı o
parlak gözlerimizi; nasıl da unuttururdu söylenmemiş sözleri ve derin bir sessizlikte
çoğaldı söyleyeceklerimiz; kim için boğulmayı göze aldık o derin sessizliğin hırçın
dalgalarında ve kıyıyı göremeden kapattık o gözleri; ne diye terk ettik bu kıyıyı
ve yoksa sürüklenmiş miydik çoktan; zaten azaldıkça çoğaldık ve parçalarımız bulundu
iki taş arasında bir cam şişenin dibinde bir notla; ve şöyle yazardı el yazısıyla
yazılmış o notta: "Beni buldun, ama sen parça parça yok oldun."
http://www.youtube.com/watch?v=wpnRaBqr8Jk
10 Eylül 2012 Pazartesi
Ve beyaz atlı prens öldürüldü
Konuşmamız gerektiğinde öpüşür,
Tartışmamız gerektiğinde sevişirdik.
Ve bazı zamanlar, sahiden, küfreder gibi de çekip giderdik.
Gidişlerimiz şaşırtmazdı hiç birbirimizi
Ama şaşırtıcı derecede mutlu ediciydi gelişler.
Martılar ağlamazdı çünkü birbirimizleyken biz,
Ya da kedi ve köpekler aç kalmazdı ve soğuktan donmazdı evsizler.
Kör, sağır ve dilsiz yapabilir bir insanı bir başka insan,
Gaddarlaştırır şefkatiyle merhametsizce.
Cehennemi cennet gibi sevmenin, sevmenin en asil şekli olduğunu
Ancak ve ancak inananlar bilir, tanrı dışında bir başka güce.
Birbirimiz için birbirimize,
Şerefe, şerefsizce.
Ne sevgiliydik biz, ne dost, ne de herhangi bir şey,
Herhangi bir şey olmamaktan memnun olan her bir şeydik.
Daha çok bir yolduk birbirimize
Ya da o yol üzerindeki öylesine birer bank.
Birbirimize oturur ya da birbirimize yürürdük,
Bunu sorun etmez, birbirimizle yürürdük.
Sıradandık,
Sıradanlaştıkça sıradandık,
Bir sigarayı birlikte bitirmek keyifliydi örneğin bizim için,
Bir sigarayı aynı ağızdan bitirmek daha da keyifliydi,
En keyiflisi de bir sigarayı bitirmeye çalışırken sevişmeye dalmak,
Daldığımız yerde boğulana kadar çırpınmaktı.
Öldüğümüz yerden birlikte doğmak her seferinde yeni bir cennete,
Yeniden ve yeniden tıpkı Adem ve Havva gibi,
Hadi kadın, çıldırtma beni, ne ben Adem’im ne sen Havva,
Ne de nefes aldığımız yer bir cennet,
Nefeslerimizin kirlendiği bir dünya bizim için bir cennet.
Cennet sensin, ben cehennem,
Ateşim yakar senin güzelliğini,
Korkma, çirkin olsan da seveceğim seni,
Güzel görmesini bilenler hak eder bu dünyada ancak sevmeyi,
Ya da tam tersi,
Dert etme.
Bir insanı öldürmek için kurşun gerekmez demiştim,
Sözcüklerini kullanmayı öğrenmişsin.
Kağıdına sar bedenimi,
Cigaralık sevgili.
http://www.youtube.com/watch?v=irGUolvbZyc
7 Ağustos 2012 Salı
Geçti artık ben varım
Başkası yine öyle güzel sevse, mutlu olacaktı halbuki.
Çünkü tek sorunu onu ''eskisi gibi'' hissettirebilecek birine ihtiyaç duymasıydı.
Eskisi gibi olmak istiyordu. O zamanlar gibi. O gün gibi.
Çünkü tek sorunu, zamanında onu çok sevdiği biri gibi yeniden
başka birinin de onu öyle sevmesini beklemesiydi.
Acaba yeniden öyle sevebilir miydi?
İnsanlar okuyordu, insanlar hakkında bir şeyler yazıyordu,
ama anlayamıyorlardı.
Aslında biri gelip yeniden ''öyle'' sevebileceğine inandırsa,
yeniden şöyle biri gelip bi' elinden tutsa,
oturduğu yerinden kaldırsa;
''Hadi kendine gel'' dese, kendine gelecekti.
Çünkü kendine gelmesine ihtiyacı vardı.
Kendine gelmeliydi, bir yerlere gitmeliydi.
Ne vardı bunda?
Sadece şansının biraz daha fazla olmasını bekliyordu.
Aslında uygulamak da istiyordu.
Biri gelsin istiyordu işte.
Biri gelsin de onu götürsün.
Kafasında çok şey vardı.
O filmdekiler ne kadar da şanslıydı öyle,
gerçek hayatta da yaşanmaz mı öyle şeyler diye düşünüyordu
koltuğa ayağını uzatarak filmdeki kızı izlerken.
Bu arada kızın yüzü ne kadar masumdu.
Çok şanslı buluyordu insanları.
Sabah yarım bıraktığı ekmeğiyle yaptığı kahvaltısından sonra
biri gelsin, alsın onu götürsün istiyordu.
Bazen, birilerinin yokluğunda nasıl şarkılar dinlediğini,
o şarkıları ona dinletene anlatmak isterdi.
O şarkıları nasıl kapattığını anlatmak isterdi.
Ama anlatabilir miydi hiç?
Bilmem, sence anlatabilir miyim?
''Gurur'' vardı, hiç öyle kolay olabilir miydi?
Biri sevseydi şimdi keşke, şöyle bi' yanağından öpseydi.
''Her şey dudaktan öpmek mi?''
Birini saatlerce dudağından öpmek,
her zaman kişiye güven duymasını sağlayabiliyor muydu ki?
Bazıları öyle düşünüyordu. Bazıları ne kadar aptaldı.
Halbuki sadece ''Geçti bak burdayım'' diyebilse, mutlu olacaktı.
Neresi zordu?
Keşke onlar gibi olmasaydı şu gelecek biri.
Bir başkası olsaydı. Farklı olsaydı. Anlaşılmaz olsaydı.
Çözmek gerekseydi. Keşke gelseydi.
Keşke bu yazıdan sonra gelseydi. Ne de güzel olurdu.
Yeniden alıştırsaydı kendisine ama onlar gibi olmasaydı.
Çünkü bunu yazanın,
''Geçecek, sen güçlüsün''lerden çok,
''Geçti artık ben varım''lara ihtiyacı var.
Çünkü bunu yazanın,
birine aşık olmaktan çok, birine tamamen sahip olduktan sonra
ona teslim olmaya ihtiyacı vardı.
31 Temmuz 2012 Salı
Bilemem aşklar ne için başlar.
Bar henüz kalabalık değildi. Gözüne kestirdiği kumral, beyaz tenli, güzel kadının yanına gidip vurucu bir cümle ile söze başladı:"Bir kadını neresinden sevmeye başlarsan, orası senin sevginin başlangıç noktasıdır. Size bir içki ısmarlayabilir miyim güzel bayan?"
Kadın bu beklenmedik söz karşısında şaşkın bir şekilde devam etti;
''Siz erkekler kadınları içkiyle sarhoş edip onları elde edeceğinizi sanıyorsunuz ama kadınlar güzel bir söz karşısında kendinden emin bir şekilde de sarhoş olabilirler, unutma!"
"Hayır, amacım bu değildi inanın. Sadece biraz canım sıkkın ve paylaşacak kimsem yok"
"Öyle mi?Pekala o zaman neden canınız sıkkın demem gerekir sanırım?"
"Şey. aslında bir kaç aydır olan bir şey bu. aşık olmak istiyorum ama malesef bu konuda çok şansızım"
"Aşk ve şans, aslında çok uzak kelimeler ama her başarısızlığımızda şansımız yok demekten başka şans bırakmıyoruz kendimize"
"sevgiliniz var mı?"
"hayır yok. Sanırım ben de şansızım. Ama başarısız diyemiyorum kendime, beni sevemeyen biri başarısız olabilir ve bana yine şanssızlık düşmeli."
"İsterseniz bu gece burada tek gecelik ilişkinin düşünülmediği bir ilişkiye başlayabiliriz?"
"Daha adını bile bilmiyorum?"
"Teoman. ya senin?"
"Ceyda"
"Buraya sık gelir misin ceyda?"
"Hayır ilk defa geliyorum, aslında önünden geçerken bir anda içeri girmek istedi canım"
"Sen peki teoman? Buraların adamı gibi duruyorsun"
"Hayır ben de ilk defa geliyorum yani sizinki ile aynı aslında. Düşünmeden geldim, canım sıkkın bir şekilde yürürken kendimi burada buldum"
"İstersen birbirimizi tanıyabiliriz? Ya da boşver hadi bir yerlere gidip eğlenerek tanıyalım birbirimizi"
"Sonunda beni anlayan bir kadın. İnan bana her şey çok farklı olacak. Ya da boşver aynı olsun her şey, biz farklı oluruz."
"Aşk düşünmek değildi belki de, ben hep düşündüm. Bu sefer düşünmeden mutlu olmak istiyorum. Hadi gidip eğlenelim artık!"
Hayır, tek gecelik olmadı ilişkileri. Belki de onları orada buluşturan dönmeyen şansları idi. Birbirlerini tanımak için uğraşmadılar, sadece sevmek için uğraştılar. Belki de şu an çok mutludurlar, kimbilir.
http://www.youtube.com/watch?v=uP6Ma33_ZkI
28 Temmuz 2012 Cumartesi
Saat biri birden geçerken
Ben sana bu şeyi –adını sen koy
Olmak istemediğim bir evde,
Duymak istemediğim seslerin içinde yazıyorum
Ama sen duymuyorsun.
Çünkü sen, seni bile duymuyorsun.
Oysa sesinde bir büyü var, tanımlayamıyorum.
Hiç söylenmemiş sözcüklere yataklık eden dudakların
Çok bilindik hisleri saklıyorlar, görüyorum.
Benim için diyorum, kanıp gidiyorum.
Gülüp geçiyorsun, inciniyorum.
Bak, bir şarkı var fonda
Usulca çalıyor.
Bizim için çalıyor.
Biliyorum, bizim şarkımız.
Henüz dinlemedik ama olsun.
Dinleriz bir gün diye avunuyorum ben, yeter.
Sahi, sen bunu bile duymuyorsun.
Eyvah!
Saat biri birden geçti.
Çok hızlıydı, yakalayamadım.
Üstelik yorgunum da, devam edecek gücüm kalmadı.
Hani sana benim ol demeyeceğim ama
En azından şu ruhumu sakla bir yanında, kaybetmekten korkuyorum.
Olmak istemediğim bir evde,
Duymak istemediğim seslerin içinde yazıyorum
Ama sen duymuyorsun.
Çünkü sen, seni bile duymuyorsun.
Oysa sesinde bir büyü var, tanımlayamıyorum.
Hiç söylenmemiş sözcüklere yataklık eden dudakların
Çok bilindik hisleri saklıyorlar, görüyorum.
Benim için diyorum, kanıp gidiyorum.
Gülüp geçiyorsun, inciniyorum.
Bak, bir şarkı var fonda
Usulca çalıyor.
Bizim için çalıyor.
Biliyorum, bizim şarkımız.
Henüz dinlemedik ama olsun.
Dinleriz bir gün diye avunuyorum ben, yeter.
Sahi, sen bunu bile duymuyorsun.
Eyvah!
Saat biri birden geçti.
Çok hızlıydı, yakalayamadım.
Üstelik yorgunum da, devam edecek gücüm kalmadı.
Hani sana benim ol demeyeceğim ama
En azından şu ruhumu sakla bir yanında, kaybetmekten korkuyorum.
26 Haziran 2012 Salı
Kırk Birinci Merdiven
İnsanları sevmeye her seferinde sözcüklerden başlıyor ve her şey bittiğinde kendimi bitmiş hissediyordum. Sevgisiz kalıyordum. Sevgiyi unutmuş değildim, hayır; ona, onu unutabilecek kadar bile yaklaşmamıştım. Sevmeyi bilmiyordum, sevilmeyi hiç bilmiyordum. Hata yapıyordum ve her seferinde hata yaptığım için değil de, düştüğüm için pişman oluyordum. Kalmayı istiyordum, kalkıyordum ve daha iyi hatalar yapıyordum. Bunu marifet sayıyordum. Bir yalanın içindeydim, kaybolmuştum ve kendimi bulmak gibi bir amacım yoktu, hiç olmamıştı. Kokuşmuştum, işin kötüsü bunun farkındaydım ve farkında olmak hiçbir halta yaramıyordu. Kendime müptelaydım çünkü ben, hastaydım, iyileşemiyordum. Yalanlarıma müptelaydım, yalanlarıma kananlara ve onlarla birlikte geçirdiğim gerçek olmayan anlara. Bir sihrin tam ortasında hissediyordum kendimi ve kendimi sihirbaz sanıyordum. Değildim. Hiçbir şey olamayacak kadar değersizdim ve değersiz olanlarla birlikteydim. Değersiz olmayı iyi bir şey sanıyor, azınlık olmaktan gurur duyuyor, azınlığın içinde azınlık kalıyor, kaçıyor, değişiyor ve her seferinde aynı şeyi farklı yerlerde, farklı insanlarla, ama hiçbir zaman farka erişememiş olanlarla yaşıyordum. “Ne yapıyorum ben?” diyordum bazen. Tuhaf oluyordu içim böyle anlarda. Beynimin içinden trenler geçiyordu ve istasyonları bulamıyordum. Olmadıklarından bulamıyordum ve onları susturmak istiyordum. Trenler geçiyordu ve ben kendimden geçiyordum; çok değil, tek bir vuruşla. Altın vuruşla. Sonsuza dek vurabilirdim kendime. Tozların ortasında toz olmak gibisi yoktu. Uçmayı seviyordum. Özgür hissediyordum. Güçlü hissediyordum. Oysa ne özgürdüm, ne güçlüydüm, ne de uçuyordum. Yerin dibindeydim ve bunu kendime itiraf edemiyordum. Sorulardan kaçamıyordum. Cevapları yoktu, çünkü cevapları çoktu. Bok dolu bir okyanusun ortasındaydım. Karaya çıkmak istemiyordum sanki. Yüzmeyi öğrenmeye çalışıyordum. Bokun içinde. Bok olmayı arzuluyordum. Kendi sıçtığım bokun içinde kaybolmaktı benim amacım. Kayboluyordum. Ölüyordum. Biri gelsin de üzerime sifonu çeksin diye geçiriyordum içimden. Kimse gelmiyordu. Tektim. İntiharı düşlüyordum, ama ölemiyordum. Ölmek konusunda çok beceriksizdim; oysa ne kendi bedenime duyduğum bir aşk vardı ne de ruhumun olmadığı düşüncesi beni korkutuyordu. Hiçbir şeyden korkmuyordum. İnsanlardan, tanrıdan, hiçbir şeyden. Kendimden korkuyordum, çünkü ölemiyordum, çünkü ölümü bu kadar arzularken kendini öldüremeyecek bir adamdım, çünkü tehlikenin adıydım, çünkü adsızdım, çünkü ötekiydim. Ve devam ettim...
20 Haziran 2012 Çarşamba
Paramparça anlar ve sahipsiz anılar
Yoksun olduğumu fark ettim; birçok şeyden, birçok yerden, birçok insandan. Nedenleri olmayan sonuçlarım vardı. Amaçsız bir adamdım. Yaşıyordum. Öylesine yaşayanlardandım. Şarkılar vardı sonra. Şarkıların meydana getirdiği yapaylıklar vardı. O yapaylıkları kusan bir adam vardı. Pisliğin içinde boğulan kadınlar vardı. Nefret dolu kadınlar. Tutku dolu kadınlar. Aşk dolu kadınlar. Hayatlarının bir döneminde yanlarında olduğum, kalanındaysa beni içlerinden atmak için uğraşanlar. Sonra. Yine bir adam vardı. Aynı adam. Kıçı kaçınan, yalnız bir adam.
Ayna gibi hissediyorum. Meraklı ve korkak insanlar var çevremde. Tek başıma değilim; kendilerinden sıkılana dek. Sıkılacaklar. Başka adamların başka kadınları olacaklar ve ben yine yalnız kalacağım. Daha doğrusu hep yalnızdım da farkında değildim. Değil miydim? Her seferinde biraz daha çatlıyorum. Günün birinde kırık bir ayna olacak ve onları kanatacağım. Onları kanatan kendileri olacak. Farkında olmayacaklar. Farkında olmamanın doğurduğu bir intikam güdüsü kaplayacak ruhlarını. Soğuk. Soğuk olan her şey kadar da heyecan dolu olacak. Öleceğim.
Saat 00.50. Yatağım beni bekliyor. Ben yatağımı istiyorum. Ama orası, bana dünyanın geri kalanı kadar uzak sanki. Dünyanın geri kalanına sadece orada dokunabileceğimi biliyorum. Dokunmakla kalmayacağımı biliyorum. Bunu diğerlerinin hiç bilmeyeceğini de biliyorum.
17 Haziran 2012 Pazar
Klavyemin Tuşlarına Kazıdım Yalnızlığımı.
“Rüzgarım ve sözcüklerim var, senden ve sana tüm inananlardan daha güçlü ve özgürüm.”
Duramadım yine. İçimdeki yaratığı kaçmak isteyen ama kaybolmaktan korkan yaramaz bir çocuğa benzetiyorum. Gücü masumiyetinden doğan bir yaratık o. Neler yapabileceğinin farkında olduğunu sanmıyorum; beni kendisine ait görüyor ama ona tutsağım. İyi bir şeytan, kötü bir melek, kafası karışık bir tanrı gibi, bu yüzden de oldukça cezbedici.
Saçıldı. Etrafıma, sözcüklerle. Dün çizgilerdeydi, belki yarın kanımda olacak, kanımla var olacak. Ölümümle canlanacak bir isyankar o, ama azimsiz ve korkak. Anlaşıyoruz biz. İyiyiz böyle. Onunla bir günü daha tamamlamak üzereyim. Ölüme biraz daha yaklaştığımı görüyorum ama hayattan uzaklaşmayışım yüzümü gülümsetiyor. Gülümsemem mutluluktan değil, mutsuz olmamaktan.
Bir şarkı dinliyorum şimdi. Tatlı. İsmini bilmiyorum, öğrenmeyeceğim, öğrenmeyeceğim ki bugün ölümsüz olsun; öğrenmeyeceğim ki yeniden duyduğumda aklıma gelen şey ismi değil, bugünün kendisi olsun.
Seni seviyorum. İyi ki yoksun.
16 Haziran 2012 Cumartesi
Umudunu kaybetme, bulamayabilirim.
Umudunu kaybedersen güzelim ki sanmıyorum, yaşamla aranda bir bağ kalmadığını düşünürsen ki sanmıyorum, çekip gitmek istersen hiç bilmediğin ve dokunamadığın bir yere, belki de hiç varolmayan bir yere ya da bir şeye ki bu olabilir, aklı başından kaçmış her insan bunu isteyebilir ve böylesi iyidir, gitme. Ben sana iyi gelirim. Şu dünyada elimi attığım her işte başarısız olmuş biri bile olsam, kaybetsem, bir daha kaybetsem, kaybetmekten yorulana kadar kaybetsem ve sonra yine kaybetsem, kendimi kaybetsem, içimde kalan şey –adını inan bilmiyorum, sana iyi gelir, sen gitme. Gitmeyi aklına koysanda gitme. Martıları düşün; kargaları, ölene kadar yalnız ve yalnızlığı kalabalık o kumruları düşün. Anneni, paytak adımlarını, sümüklerini, babanın kel kafasını ve benim patlamış dudaklarımı, eline hareketsiz kalmış bir köpek yavrusunu aldığında titreyen göz kapaklarını düşün. Ağlamayı, gülmeyi, eski bir yatakta son nefesini vermeyi düşün ya da iyiliği, kötülüğü, özlemini, özlemlerimizi, kirlenmiş düşüncelerimizin içinde parlayan masum kalmış hayallerimizi düşün. Kırıldıklarını, paramparça olduklarını ama her seferinde nasıl yeniden ayağa dikilebildiklerini düşün. İnadı, inadına düşün. Rocky Balboa’nın son yumruğunu aklından çıkarma; Ayhan Işık’ın viski kokan sonnefesini ve de Kurt Cobain’in son mektubunu ama gitme. Sen bırakanlardan olma. Sırtı delik balinalar bile bırakmaz denizleri ve sen denizlerden de fazlasısın, unutma. Eğer unutursan, sonrasını ben bile bilmiyorum. Ha bir de, bana sakın kanma güzelim, çünkü balinalar okyanuslarda yaşar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
